Geçtiğimiz hafta Aydın’da yaşananlar aslında sadece bir gözaltı ve tutuklama süreci değildi. Bana göre çok daha büyük bir tartışmanın kapısını araladı. Çünkü ilk kez bu kadar net şekilde şunu hissettik; bu şehirde habercilik yapmanın yazılı olmayan bazı sınırları var.

Öyle bir hava oluştu ki…
Magazin yazabilirsiniz.
Asayiş haberi girebilirsiniz.
Festival paylaşabilirsiniz.
Sakın ha…
Başka konulara burnunuzu sokmayın!

Aydınpost imtiyaz sahibi Yelis Ayaz ve Denge Gazetesi imtiyaz sahibi Emin Aydın gözaltına alınarak ifadeleri alındı ve hepimizin malumu maalesef Yelis Ayaz tutuklandı. O günden sonra telefonum hiç susmadı desem yeridir. Herkes aynı şeyi sordu; “Siz de haberi yazmıştınız, size neden işlem yapılmadı?”

Çünkü bizim yazdığımız şey bir kişi üzerine kurulu değildi.
Biz olayın özüne baktık.
Ortada kamuoyuna yansıyan bir iddia vardı. Velilerin konuştuğu, şehirde yayılan, insanların tedirgin olduğu bir konu vardı. Gazetecilik refleksi de tam burada devreye girer zaten.

O gün de söyledim, bugün de söylüyorum…
Biz hakim değiliz.
Savcı değiliz.
Polis değiliz.

Bir iddianın doğru mu yanlış mı olduğuna karar verme makamı biz değiliz. Ama ortada kamuoyunu ilgilendiren ciddi bir iddia varsa ve bu iddia basına ulaşıyorsa gazeteci bunu görmezden gelemez. “Neden yazdın?” sorusu burada gazeteciliğin doğasına ters düşüyor.

Ben ifade vermeye gittiğimde de aynı şeyi anlattım.
Şahıslarla ilgilenmediğimizi, olayın kamu güvenliği boyutuyla ilgilendiğimizi söyledim. Çünkü mesele isimlerden daha büyüktü.

Ama süreç başka bir noktaya evrildi.

Ayaz ve Aydın haberi sürdürdü. Olayın bir milletvekiliyle bağlantılı olduğunu yazdılar, açık kimlik paylaştılar. Ellerinde bilgi belge vardır, yoktur… Ona ben karar veremem. Gazetecilikte insanlar bazen risk alır, bazen belgelerine güvenir, bazen yanılır. Bunlar yargının değerlendireceği meselelerdir.

Fakat benim takıldığım yer başka.

Haberler sebebiyle yaşanan tutuklama insani ve vicdanı değildir. Ama bir iddia varsa ve bu iddia velilerce basına ulaştırılıyorsa burada neden duyurdun diyemezsiniz.

Bakın açık konuşalım…

Bir insanın ikametgahı belli, kaçma şüphesi yok, ortada sabit bir adresi var. Böyle bir durumda tutuksuz yargılama neden düşünülmedi? Tutuklama en son başvurulması gereken yöntem değil midir?

İşte tam burada insanlar şunu düşünmeye başlıyor;
“Demek ki bazı konuları yazmanın bedeli artık özgürlüğünüz olabilir.”

Bu düşüncenin oluşması bile başlı başına ürkütücü. Çünkü gazetecinin korkmaya başladığı yerde toplum da gerçeklere ulaşamaz hale gelir.

Bir başka dikkat çeken konu ise zamanlama…
Haberlere ilişkin açıklamalar ve tekzipler ne zaman geldi? Tutuklamadan sonra. İşte bu da kamuoyunda kötü bir görüntü oluşturdu.

İnsanlar doğal olarak şunu sorguluyor;
Madem açıklama yapılacaktı, neden süreç bu noktaya gelmeden yapılmadı?
Madem iddialar yanlıştı, neden en başta net bir bilgilendirme yapılmadı?

Çünkü ortaya çıkan görüntü şu oldu;
Siz girin bir içeri, ardından ne lazımsa biz yazarız durumu ortaya çıktı ve kötü bir intiba bıraktı. Gerçekten yakışmadı ve kanaatimdir ki artık kimse ben eleştiriye açığım, yazın çizin demesin.

Bu durum ister istemez “gözdağı mı veriliyor?” sorusunu da beraberinde getirdi.

Şimdi gelelim diğer meseleye…

Milliyetçi Hareket Partisi Aydın teşkilatının yaptığı “teyitsiz haber yapmayın, sormadan yazmayın” açıklaması da geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan konularından biri oldu.

Evet, habercilikte teyit önemlidir. Buna kimsenin itirazı yok. Ama gazetecilik sadece kurumların onay verdiği açıklamaları yayınlamak değildir ki…

Gazetecinin gözlemi vardır.
Sahadaki izlenimi vardır.
Kulis bilgisi vardır.
Yorumu vardır.

Şimdi biz bir siyasi atmosferi yorumlarken de dönüp izin mi alacağız?
Ya da bir eleştiri yazarken “Bunu yayınlayabilir miyiz?” diye mi soracağız?

İşte burada kullanılan dil çok önemli.
Çünkü bazen vermek istediğiniz mesaj başka olur ama kullandığınız üslup bambaşka bir algı yaratır.

MHP’nin açıklamasında da biraz bu oldu. Belki amaç gerçekten yalan haberciliğe dikkat çekmekti. Eğer öyleyse sonuna kadar haklılar. Çünkü algı haberciliği bugün medyanın en büyük problemlerinden biri.

Ama kullanılan cümleler öyle geniş ve öyle ucu açıktı ki birçok gazeteci bunu “basına ayar verme” girişimi olarak okudu. Şu an şehirde oluşan hava da bu yönde.

İletişim dediğiniz şey bazen söylediğiniz cümleden çok, karşı tarafta bıraktığınız etkiyle ölçülür.
Ve şu an siyasetin de, kurumların da, medyanın da dönüp dönüp aynı yere bakması gerekiyor;

Bu şehirde insanlar artık konuşmaktan mı çekinecek?
Yoksa herkes işini özgürce yapmaya devam mı edecek?